Şenay'dan Mektuplar

29 Nisan 2014 Salı

Şebnem ( 1. mektup )

                                                            Marquez'in anısına...

Sevgili Bay Z;

Merhaba; 

İlk cümleye başlamak, her zaman zordur derler; sanırım ben de o sıkıntıyı yaşıyorum. Size mektup yazıp yazmamayı çok düşündüm, buna hem cesaretsizdim hem de yazdıklarımı, size nasıl ulaştırabileceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu, hala da yok. Ama düşündüm ve gördüm ki yazmasam olmazdı! Çünkü benim sizinle dertleşmekten başka çarem yok bayım. Ve yine.... Yazmasam olmazdı: Çünkü öyle bir düştüm ki... Yeniden ayağa kalkabilmek için bana uzanacak bir ele ihtiyacım vardı. Yazmasam olmazdı diyorum... Niye mi! Çünkü içimde bir ateş var bayım, hatta bir yangın! Ve onun her şeyi küle çevirmesinden korkuyorum. Evet, kesinlikle öyle! Buna eminim; yazmasam olmazdı: Çünkü sonuna gelmiştim her şeyin...
Ve bu yüzden karar vermek zorundaydım: Ya teslim olacaktım, ya da meydan okuyacaktım! Ben ikincisini seçtim ve bu kuşatılmış meczubun gayri resmi tarihini, anlatmaya karar verdim. Bu yüzden, tüm cesaretimi toplayıp  zamanı, dudaklarımın ucunda yanan sigaranın dumanı gibi içime çekmeye başladım ve sonra kendime iki fincan kahve yaptım ve başladım yazmaya...

Bugün 29 Nisan ve saat: 22.30, siz bu satırlara okurken (ki umarım okursunuz) "Kim bu Şenay ?" diyeceksiniz, haklısınız; beni hatırlamakta güçlük çekebilirsiniz, çünkü yıllar geçti. Hafızanızda yer etmediysem size kırılmam bayım; gerçi, unutulmak kadar, bir kadını yaralayacak başka bir şey yoktur! Ama sonuçta sizi suçlayamam, çünkü bizimki istisna, başka...


İnsanoğlu ne tuhaf değil mi bayım! Hep hatırlanmak istiyor, sevilmek, akılda kalmak, özlenmek, arzulanmak... Düşününce garip geliyor ama yine de vazgeçemiyor insan. Nitekim, biz bunu Şebnem ile uzun uzun konuştuk bir sonuca varamadık.... Sahi siz şimdi "Şebnem de kim?" diyeceksiniz, haklısınız, Size Şebnem'i tanıtmadan önce, izninizle aramızdaki resmiyeti kaldırmak istiyorum; böyle zor oluyor da... "Tabi ki neden olmasın" dediğinizi duyar gibiyim, o halde benden günah gitti! Bundan sonra "siz" değil "sen" diyorum bayım. Madem anlaştık, o halde Şebnem'e devam...

Birkaç gün önce, Yakın Kitabevinde tanıştık onunla.... Marquez'in, Yüzyıllık Yalnızlık'ını inceliyordu "Harika bir kitaptır" dedim, "okumadıysanız, muhakkak öneririm..." iri gözleriyle, hüzünlü bir şekilde baktı bana "öyle mi?" dedi, "İsmi çok dikkatimi çekti de..." Bu cevabı duyunca, hemen başka bir arayış içerisinde olduğunu anladım "Evet, güzel bir ismi vardır, ama siz sanırım, psikolojik bir roman arıyorsunuz" dedim, küçük, ince parmaklarıyla kitap sayfalarını karıştırmaya devam ederken "bilmem ki, aslında, aradığım kitabın türünü hiç düşünmedim" iri gözlerini kitabın sayfalarından kaldırıp, ürkekçe bana baktı tekrar " 'Yüzyıllık Yalnızlık', isminde nedense kendimi buldum" dedi, belli ki kendini yalnız hissediyordu, ama aklıma ilk gelen soruları, hemen o anda sormadım. Önce ismini, ardından evli olduğunu öğrendim; henüz bir işte çalışmıyormuş, kitapçıları ve oyuncak mağazalarını dolaşmayı çok seviyormuş, ama her zaman fırsat bulamıyormuş. Şebnem ile ayakta, kitap raflarının önünde bir süre bunları konuştuk, ben de kendimi tanıttım ona, ama esas hikayesini birer filtre kahve eşliğinde daha samimi bir sohbete girince öğrenecektim.

Minyon ve güzel sayılabilecek bir kadın Şebnem, zeytin tanesi iri gözlerinin etrafını süsleyen biçimli kirpikleri ve kaşları, bakışlarını fazlasıyla çekici kılıyor, hele bir de buna yüzündeki ürkek ve korunmaya ihtiyaç duyan hüzünlü ifade eklenince onu hem sempatik hem de fazlasıyla naif yapıyor. Sıcak kahvelerimizden birer yudum aldıktan sonra "Yalnız mısın?" diye sordum ona, sıcak kahveden yanan dudaklarındaki kahve yudumunu eline aldığı peçeteyle sildikten sonra "Yalnızım evet... Aslında kendimi, yalnız bırakılmış hissediyorum, desem, daha doğru olur" dedi. Artık bana birşeyler anlatması için ona yeni sorular sormama gerek yoktu; çünkü, uzun zamandır arzuladığı bir şeyi gerçekleştiriyor, kendisini sahici bir şekilde dinleyen birisiyle dertleşiyordu. "Biliyor musun, geçenlerde kendime, oldukça lüks bir restoranda, pahalı bir yemek ısmarladım, yemeğin ardından Sevinç pastanesinde, orta şekerli kahvemi içerken, kendimi uzun zamandır hiç hissetmediğim kadar mutlu hissettim" diye devam etti sözlerine. "Peki neden yemeğini yalnız yedin? Keşke sana, sevdiğin birileri daha eşlik etseydi" " Bu mümkün değil" diye cevap verdi "Arkadaş çevremin hepsi, eşimle beraber görüştüğümüz, aile dostlarımız; kendi dostalarımdan, evlendikten sonra koptum,  Daha doğrusu kopartıldım.Eşimle ise, en son başbaşa bir akşam yemeği ne zaman yedik, hatırlamıyorum bile, zira onun hep önemli işleri vardır, vakti yoktur!" aslında bu sözleri duyduğuma şaşırmadım ama yine de sorma ihtiyacı hissettim "seninle beraber yemek yemeye bile vakti yok mu?" "onun benimle hiçbir şey yapmaya vakti yok! Yemek yemeye, beraber bir yerlere gitmeye, dertleşmeye, sevişmeye vakti yok! İnanmayacaksın ama en son ne zaman seviştiniz, diye sorsan, sana net bir şey söyleyemem! Belki iki belki de iki buçuk ay önce, o da hepi topu on dakika! O boşalana kadar..." "Peki buna rağmen, onu halen istiyor musun" diye sordum. "Bilmiyorum" dedi ve devam etti: "Ama ihtiyacım var..."

Anlattıkça rahatlıyor ve uzun zamandır ihtiyacını hissettiği bu anın keyfini çıkarıyordu. Çünkü, karşısında lafını kesmeyen ve gözlerini hiç ayırmadan onu uzun uzun dinleyen birisi vardı. "Bunu onunla konuşmayı düşündün mü?" diye sordum. "Defalarca konuştuk, ama nafile, değişen bir şey yok" dedi. Sigara içmek için Yakın'ın önündeki masalara geçtik, sohbete orada devam ettik. "Haklı olduğumu söylüyor, bana sözler veriyor, birkaç gün pahalı hediyelere boğuyor, ama sonra yine aynı..." "Peki ondan tam olarak ne istiyorsun? Sadece sana vakit ayırmasını mı?" Şebnem'e bu soruyu sorarken objektif olmam gerektiğini düşündüm Bay Z; çünkü o ister istemez, sıkıntılarını kendi tarafından anlatabilirdi, ama ben teraziyi doğru tartmalıydım "ondan tam olarak ne istiyorum? Doğrusu, bunu ben de kendime çok sordum" iri gözlerinin önünden süzülen dumanın ardında dalıp giden bakışları, yüzüne kattığı derin anlamla, insanı belki de tüm yanlışlara inandırabilirdi. "Ondan, ne bekliyorum biliyor musun? Aslında ondan, bana öyle uzun uzun vakit ayırmasını beklemiyorum. Günde sadece bir dakika olsun, beni düşündüğünü bilmek istiyorum. Günde sadece bir kere olsun, sahici bir şekilde gözlerime baksın istiyorum, sadece içindeki vahşi ateşi söndürmek için değil, gerçekten okşamak için tenime dokunsun istiyorum. Bir kere gerçekten 'Nasılsın?' diye sorsun, ağladığmı fark etsin mesela... Ya da gülüşümü eskiden olduğu gibi beğensin..." Sigara içince yatışır diye düşünmüştüm ama tam tersine, sigara tutan küçük ince parmaklı elleri sinirden titremeye başlamıştı. Lakin karşımda titreyen kadında gördüğüm tek şey sinir değildi, etli ıslak dudaklarıyla kavradığı sigaranın dumanını sanki içine çekmiyor da onunla sevişiyordu. Ve bir şiddet vardı o dumanı içine çekişinde! Hep eksik bırakılan bir insanın içinde, çığ gibi büyüyüp günü geldiğinde bir bomba gibi patlayan bir şiddet!

Şebnem'in hikayesi bana babamı hatırlattı Bay Z. Onu günlerce göremediğim olurdu, bazen sabaha karşı gelirdi eve, bazen de gecenin kör saatinde... Neredeyse bana hiç vakit ayırmazdı, ayıramazdı. Kimi zaman, ben ona bir şeyler anlatırken uyur kalırdı, kimi zaman da acil işe yetişmesi gerekirdi. Demem o ki bayım; benim çocukluğum oyunlarını, babamın koşuşturmaları arasında oynadı, velhasıl çaresizlik, insana zor olanı öğretir. Nitekim ben de zor olanı öğrendim. Babamla iletişim kurmam imkansız gibiydi, bana ayıracak vakti yoktu onun, işi daha önemliydi. Bir yol bulmalıydım, onun sevgisine ulaşabilmek için ve buldum! Birgün yine silahını beline takıp dışarı çıkarken yakaladım onu kapıda: "Baba gelirken, bana oyuncak silah alsana" dedim. Kapının ağzında gülümsedi bana, bir kız çocuğunun oyuncak silah istemesi ona komik gelmişti herhalde, apartmanın yanan solgun otamatının önündeki zayıf siluetiyle bekleyen babam: "tamam küçüğüm" diyip çıkarken "eğer döndüğünde, ben uyuyorsam, masanın üstüne bırakırsın" dedim ve o gece sabırsızlıkla boğuştuğum bir gece geçirdim. Ertesi sabah uyandığımda ilk iş babama baktım, odasında uyuyordu, belli ki işten yeni gelmişti. İçimde tarifsiz bir heyecan vardı, acaba babam bana oyuncak tabanca almış mıydı? Masanın üstünde bir şeyler görebilmek umuduyla koşar adım, salona gittim, kapıyı açtığımda beni kocaman bir hediye paketi karşıladı. İçinde bir oyuncak silah olan hediye paketi, bu kadar büyük olamazdı ama olsun, yine de içimi tarifsiz bir sevinç duygusu kaplamıştı. Sonuçta babam beni düşünüp bir şeyler almıştı. Kahverengi masanın üstünde duran hediye paketini hemen açtım, içinden bir Barbie bebek kutusu çıktı, kutunun üstünde bir not yazılıydı: "Tabanca iyi bir oyuncak değil küçüğüm" 

İnanılmaz mutluydum; ama bu mutluluğumun kaynağı hediye değildi; hatta bu mutlulukta hediyenin payı küçüktü, esas büyük payın sahibi: Babamla yeni bir iletişim kanalı yakalayışımın şerefine aitti. Artık onunla kurmuş olduğumuz bu küçücük diyaloğu, devam ettirmek için yeni nedenler bulabilir, bahaneler üretebilirdim. Nitekim, babam uyanana kadar türlü planlar yaptım ve stratejimi belirler belirlemez de hemen harekete geçtim. Mutfakta yakaladım onu, höpürdete höpürdete mercimek çorbası içiyordu. Zayıf yüzünde eğreti duran, fırça bıyıklarını silerken baktı bana:  "Hediyeni beğendin mi küçüğüm?" İşte beklediğim an buydu, artık buluşmalarımızı biraz daha artırabilmek için büyük bir şans daha yakalamıştım: "Ben bebek istememiştim ki, hani oyuncak silah alacaktın ?" O an, babam masadan yine her zamanki gibi aceleyle kalkarken, ilk defa her şeyin kontrolümde olduğunu hissettim. Az sonra belinde silahıyla kapıdan çıkarken bana ne diyeceğini sırasıyla ezbere biliyordum ama zerre umrumda değildi. Çünkü gerçekten duymam gerekeni duyacağımı biliyordum. "Boşver silahı, napacaksın? Kız çocuklarına yakışmaz, bebek daha güzel!" "Ama babiş... Ben bebek istemiyorum, bebeklerim var zaten..." "Olsun onlar eskimişti zaten, bak ne güzel yenisini aldık! Merak etme, ben sana başka oyuncaklar da alırım" İşte beklediğim cümle buydu! Demek ki en azından bir kez daha kahverengi masa süprizi olacaktı. Ben duyacağımı duymuştum, geri kalanını dinlemedim bile babamın kapıdan çıkarken genelde söyler şeyler: "Ben işe gidiyorum, birazdan babaanneni ararım, yaramazlık yapıp onu üzme, yemeklerini muhakkak ye, yine çok zayıfladın, görüşürüz küçüğüm"


Harun, telefonunun mesaj sesiyle Şenay'ın mektubunu okumaya ara verdi. "Abi Berkin eylemine geliyor musun? 17.00'de Sevinç Pastanesi'nin önünde toplanıyoruz" "Ok. Oradayım." diye yazıp gönderdi Antik'e, mesaj gittikten sonra; telefonu "Batarya Zayıf" uyarısı verdi. Mektubu okumaya devam etmek istiyordu ama vakti yoktu, hemen çıkmalıydı. Mektubu "çalarken" bile bu kadar etkileneceğini hiç düşünmemişti. Ancak yine de vicdanı hiç rahat değildi. O mektubu, fark edilmeden yerine koymalıydı. Peki ya diğer mektuplar?... Onları nasıl okuyacaktı? Hep böyle çalarak mı? Bu mümkün değildi!

Karanlığın derinliklerinden gelip, dumanlar içerisinde eylemcilerin içerisine el bombası gibi düşen gaz fişeklerinin etkisiyle hafif gerileyen eylemciler her şeye rağmen kolkola girip ayakta kalmayan çalışıyordu, biber gazından yüzü dağlanırcasına yanan Harun'u fark etti Antik: "Abi iyi misin?" Kordonda yükselip ara sokaklardan içeriye dalan lodos, gaz fişeklerinin dumanını şehrin içine doğru sürüklerken, ambulansların geceyi bölen sesi ve sedyelerde taşınan eylemcileriyle İzmir, düşman karşısında daha fazla direnemeyip her an düşecek bir kent gibiydi. Etrafında, birbirinin yüzüne talcid sıkan, limon süren, yanan ciltlerinin acısını sütle yatıştırmaya çalışan eylemcileri izliyordu çaresizce... "Abi sen hiç iyi gözükmüyorsun, hadi ayağa kalk! Uzaklaşalım biraz" diyen Antik'in sesi yankılandı kulaklarında, ama şuurunu yitirmiş gibiydi Harun, Antik'in söylediklerini neredeyse hiç algılamıyor gibiydi. Pepi'ye baktı göremedi, başına bir şey mi gelmişti acaba? Oysa daha geçenlerde üçü Kırmızı'da otururken karar vermişlerdi, dergi çıkartmaya... Antik şiirlerini, Harun da tefrikasını yayınlayacaktı, haber yazıları, mizanpaj, dizgi ve baskı işi de Pepi'ye aitti. Çıkartabilecekler miydi peki? Yoksa yine... "Harun abi! Hadi koluma gir, uzaklaşalım, çevik geliyo.." Hayal, meyal işitiyordu, Antik'in feryad figan sesini, işte yine kaybetmişlerdi! Haklı olmak, istemek yetmiyordu. Hemen karşılarındaki caddede ilerleyen bir TOMA, tazyikli suyla, karşısında duran onlarca eylemciyi hallaç pamuğu gibi savuruyordu. Sökülen kaldırım taşları, kurulan barikatlar, az sonra lacivert gecenin içinden son hamlesini yapmak için azrail gibi fırlayacak polisi durdurmaya yetmemişti. Şenay'ın mektuptaki o cümlesini hatırladı birden: "
zamanı, dudaklarımın ucunda yanan sigaranın dumanı gibi içime çekmeye başladım" diye, yazmıştı. Belki de sonsuzluğun o güvenli kollarına ulaşmayı istemek böyle bir şeydir. 


Sonsuzluğun güvenli kolları.... Sonsuzluğun güvenli kollarına ulaşmayı daha evvel Devrim ve Yakup'la gittikleri uçurumun kenarında da istemişti. Tepeye vardıklarında, arabanın arka koltuğunda, inmeye hazırlanan Harun: "Burası ürkütücü!" demişti. Ön koltukta oturan Devrim, arkasına dönüp her zamanki hırıltılı gülüşüyle Harun'a baktıktan sonra: "Biz hiç değişmiycez di mi hacı? Hatırlıyon mu küçükken de biz senle böyle olmadık yerlere kaçardık," demişti. Harun da: "Ama hiç böyle, uçurama gelmemiştik be kanka!" diye cevaplamıştı ki şoför koltuğunda oturan Yakup, el frenini çektikten sonra: "Uçurum, şakaya gelmez! Varsın ya da yoksun, tamam ya da devam.... Hadi! uçuruma gidelim." demiş ve üç kafadar ellerinde biralarıyla, uçurumun en uçuna, vardıklarında, Devrim, elindeki birayı bir içişte yarıladıktan sonra: "Bilader, burada adam kessen kimsenin ruhu duymaz amk" demişti. Harun, uçurumun dibine doğru koyulaşan, sonra karşı telepelerle kuçaklaşan karanlığa dalıp: "Kim bilir?" demiş Devrim'e cevaben ve devam etmişti: "Belki de zamanında onlarca kişiyi öldürüp, buraya gömmüşlerdir." Devrim'in kardeşi Yakup, oturduğu yerden bir taş alıp boşluğa fırlattıktan sonra: "Yahu bırakın şu muhabbeti, içimizi karartmaya mı geldik buraya!" Harun da yanından bir taş alıp karanlığa fırlattıktan sonra: "Açıkcası, benim içim, şu geceden bile daha karanlık" demişti. "Al benden de o kadar, hıçk!" diye ekleyen Devrim'i hıçkırık tutmuş ve zar zor devam etmişti: "Evde bira olmasa, bakkaldan şu saatte alamayacaktık, memleket ne hale geldi amk!" Ayaklarını toparlayıp bağdaş yapan Harun:"En ufak zevkimizi, bile elimizden alıyorlar" dedikten sonra kendisine bakan Yakup'u görmüştü: "Umutsuz gördüm seni dostum" "öyle miyim? diye cevapladı, elindeki Tuborg'tan çeken Harun. "Umutsuz değil kanka hıçk, mutsuz o mutsuz, mutsuzuz..." demişti Devrim, son yudumu da içip şişeyi karanlığa fırlattıktan sonra: "Hıçk! Hay s.kecem şu hıçkırığı!" "Koca şişeyi nefessiz kafaya dikersen, hıçkırık tutar tabi" diyen Yakup devam etmişti: "Neyse, boşverin amk, hadi avazımız çıktığı kadar bağıralım mı?" "Etraftan birileri rahatsız olmasın!" demişti Harun. Devrim ise: "Kim duyacak bizi burada bee!" diye cevapladıktan sonra, üç kafadar avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı ve "Aaa!..." ile başlayan bağırtıları, karanlığın içinden süzülüp karşı tepelere çarpıp dağıldığında, vakit sabaha çoktan yaklaşmıştı.

Şimdi yine, işgal edilmiş bir kenti andıran, meydanda tıpkı o günkü gibi avazı çıktığı gibi bağırmak istiyor; ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Etrafta sokak aralarında toplanıp biraz nefeslendikten sonra, meydana girmek için tekrar yüklenen eylemciler, barikatların arasından acile yetişmeye çalışan ambulanslar ve sağa sola tazyikli su sıkan Tomalar vardı. "İşte uçurum!" diye düşündü içinden: "Bir kent ve bir ülke uçurumun dibinde, umutsuz mu olmalıyım yoksa mutsuz mu?" 

Gündoğdu meydanından eve döndüğünde, önce Antik'i arayıp sağ salim eve ulaştığını öğrendi, biber gazından her tarafı yanıyordu ama aldırış etmeyip Şenay'ın mektubuna kaldığı yerden devam etti.

İşte böyle Bay Z; vakit epey olmuş, biricik kedim Godot kapıyı tırmalamaya başladı sanırım tuvaleti geldi. Şebnem ile son konuştuklarımızı da aktardıktan sonra, mektubuma son vereyim; ona hal böyleyken, mutluluğu bir başkasında arayıp aramadığını sordum ayrılırken... "Aradım" dedi, utanarak. "Burada, daha evvel, Yakın kitabevinde tanışmıştık onunla, çok kibar birisiydi, çaydı, sigaraydı derken, ufak ufak buluşmaya, dolaşmaya başladık. Başlarda mutluydum; ama sonra içimi bir suçluluk duygusu sardı. Ta ki birgün, o güçlü kollarıyla arkadan belime dolanana kadar...." Yutkunduktan sonra önündeki suyu içip hafifçe titreyerek devam etti:"İşte o ana kadar her şeyi idare edebiliyordum; ama belime dolanıp sıcacık nefesiyle kulağıma: 'seni seviyorum' diye fısıldadığı an..." durmuş ve gözünü yummuştu. "o an çok korktum! Ve ondan kaçıp uzaklaştım."

İşte Şebnem'in hikayesi böyle Bay Z; acaba Şebnem niye o adamdan uzaklaştı ? Bunun cevabı sende var mı? " 'O an'a kadar her şeyi idare edebiliyordum" diyordu. Acaba cevap burada mı saklı? Keşke bunları senle yüz yüze konuşabilsem ve keşke bu mektupları sana ulaştırabilsem. Ama olsun bana şimdilik bu da yetiyor. Ve şu an kendimi çok mutlu hissediyorum.

Seni seven Şenay. 



Yazan: GÜNEY SOLAK 

2. Mektup (Hande)










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder