Tekrar merhaba.
İşte yine günlerden salı, saat 22:30 ve bir mektup vesilesiyle tekrar seninleyiz. Açıkcası ilk mektubu yazdıktan sonra kendimi o kadar mutlu ve iyi hissettim ki... Yeni bir mektup yazmak için fazlasıyla sabırsızlandım ve hemen ikincisini yazmak için, kendime iki fincan kahve yaptım sonra biricik kedim Godot'yu bana ilham vermesi için karşıma aldım ve kaleme sarıldım.
Sevgili Z, inanır mısın, her sabah uyanırken, hani şu uykuyla uyanıklık arasındaki o birkaç saniyelik zaman dilimi var ya! İşte o kısacık sürede ben hep seninle konuşuyorum. Yalnız ne konuştuğumuzu sorma, çünkü uyandıktan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Fakat o, uykuyla, rüyalarla, mahmurlukla karışık büyülü zaman dilimi var ya... Sanki bütün acılarımı dindiriyor. Sanki susamış, kupkuru boğazımdan geçen bir damla su gibi akıyor sözlerin, bana seslenişlerin ve içimi aydınlatıyor. Sanki o an.... Sanki o an, geçmişime dair tüm yaralarım sarılıyor da yepyeni bir ben doğuyor benden... Hem de o birkaç saniye içinde, ölümün kardeşi uykuyla, uyanıklık arasında.
Tıpkı Hande'de olduğu gibi...
Evet Hande. Onunla da Yakın kitabevinde tanıştık; ben nasıl seninle sabah uyanma anımda konuşuyorsam, o da her gece yatağında uykuya dalmadan evvel kendisiyle konuşuyormuş. "Çünkü bir tek o an yalan söyleyemiyorum ve bu sayede, biraz olsun kendime olan öfkem yatışıyor, kendimle barışabilme umudum artıyor" dedi. İnce, bir deri bir kemik denebilecek kadar zayıf bir kadın Hande. Vücuduna güvenmediğinden olsa gerek, üzerine giydiği kıyafet iddiasız, öylesine seçilmiş gibiydi: Yıpranmış bir kot ve onunla son derece uyumsuz bir tişört, eski spor ayakkabısı ve lastik bir tokaya rağmen halen dağınık duran dalgalı kumral saçlarıyla, kitabevinin ikinci katında, test kitaplarını incelerken gördüm onu. "Sınava hazırlanıyorsunuz galiba" dedim. "Evet, yüksek lisans düşünüyorum" "Bravo, büyük azim!" "Aslında, azim değil... Bir an önce işimi değiştirmek istiyorum; bu yüzden bu küçük tatilimi, sınava hazırlanmak için kullanmaya karar verdim." dedi.
Hande mimarmış Bay Z, "E niye memnun değilmiş? Halbuki çok güzel bir mesleği varmış" diyeceksin biliyorum. Ama öyle değil, çünkü sorun meslek değil, sorun Hande. Sakın yanlış anlama! Çünkü bu tespit bana ait değil. Bunu söyleyen, Hande'nin kendisi... Neden mi? Anlatmaya devam edeyim. Kısa bir tanışma faslından sonra, kahve içmek için kitapevinin kafesine indik ve bana iş yerinden neden ayrılmak istediğini anlatmaya başladı. "Müdür, ona uzattığım yeni projeme şöyle bir göz attıktan sonra bana, somurtkan bir ifadeyle bakıp: 'Hande hanım, bizim ar-ge bölümümüz zaten var; siz sadece kendinize düşen işi zamanında yapın yeter' dedi. Ben de bu cevabı, gururuma yediremeyip, içeride birikmiş izinlerimi kullanmaya karar verdim." neredeyse on dakikadır, soluksuzca konuşuyordu, önünde soğumuş filtre kahvesinden bir yudum aldı, ben de hemen sorma ihtiyacı hissettim: "Peki, müdürün, iyi niyetli bir projeye niye böyle kızmış olabilir?" "Aslında kızmadı, sanırım sıkıldı, benden sıkıldı; çünkü ben ona belki de iki haftada bir sürekli proje götürüyorum. Ama o galiba beğenmiyor, ya da ilgilenmiyor... Sadece teşekkür edip, gerekirse geri döneceğini söylüyordu ve en sonuncusunda da işte böyle patladı." Önümdeki kahve fincanından son yudumu da aldıktan sonra, biraz da cevabını tahmin ettiğim bir soru daha sordum: "Peki senin görevin ar-ge değilse, sen neden proje üretip duruyorsun, hem kendi işlerinin arasında zor olmuyor mu?" "olmaz olur mu!" dedi ve hemen paketinden bir sigara yakıp devam etti: "Geceler boyunca, uykusuz kalarak çizdim ben o projeleri; ama neden böyle yaptığımı tam olarak ben de bilmiyorum.... " Üflediği dumanın ardından dalıp gitti gözleri ve devam etti: "Önemsenme isteği belkide, ciddiye alınma isteği, ciddiye alınıp bir köşeye atılmama, terkedilmeme aruzusu..."
Gözlerinden yaşlar birer birer süzülmeye başlamış, boğazı düğüm düğüm olmuştu. Bu yüzden kaldığı yerden ben devam etmeye çalıştım: "Önemseneyim derken ters teptiğini düşünüyorsun ve doğal olarak, iş yerinde bütün itibarının yerle bir olduğunu düşünüyorsun" göz yaşlarından dolayı cam gibi parlayan gözlerini bana dikti ve yarı ağlamaklı, yarı hiddetli ses tonuyla: "Yalan mı?" dedi ve devam etti: "beni 'önemsesinler' diye yaptığım saçmalıkarla, iş yerinde itibarımı sıfırladım. Beni önemsesin, beni ilk günki kadar sevsin, terk etmesin diye, yaptığım aptallıklarla, eşimi kendimden soğuttum, daha ne olsun?" çantamdan çıkarttığım selpağı verirken, onu yatıştırmam gerektiğini düşündüm ve "Böyle düşünme Hande..." diyerek, biraz sıradan bir giriş yaptım ama yine de konuşmaya devam ettim: "İş yerini bilemem ama; eşin onun için yaptıklarına, aptallık gözüyle bakmayacaktır" umutsuzca kafasını salladı iki yana, elindeki mendiliyle burnunu silerken, ağlamaklı sesiyle devam etti: "düşünmüyor zaten, bunu kendisi bizzat söylüyor." şok olmuştum: "İnanmıyorum, sana aptal olduğunu mu söyledi!" Sakin bir bilgenin onaylayan gözleriyle baktı: "Neredeyse iki yıldır yatakta onu memnun etmek için, orgazm taklidi yapıyorum." dedi. "Belki de beni artık eskisi kadar beğenmiyor ya da küçük göğüslerim artık ona batıyor... İşte bu yüzden olsa gerek, onu azdırmak ve beni daha çok istemesini sağlamak için yatakta rolden role giriyorum, ama...." "ama ne...?" diye sordum ona: "ama en sonunda o bu oyunu fark etti! Ve sevişmeyi bırakıp, 'aptal mısın, anlamıyorum sanma!' diyip arkasına döndü ve sonra, kendi kendine eliyle boşaldı."
Artık her şeyi anlatmış olmanın verdiği rahatlıkla konuşmasına daha sakin bir şekilde devam ediyor, bense söyleyecek bir şey bulamıyordum, dahası dinlemek istiyordum: "Oysa, ilk evlendiğimizde öylemiydi... Bazen hırçın bazen de dingin bir nehir gibi akardı bedenimin içinde... Sanki sonsuza kadar bir parçam olmak ister gibi sarılır, bileklerimi okşar ve boynumu uzun uzun öperdi... Bense o zamanlar, hiç rol yapmak zorunda kalmazdım... Büyük kasılmalar ve sarsıntılarla ona sarılırdım."
***
Telefonuna gelen mesaja baktı Harun, hemen çıkmalıydı! Karşısında duran akvuryumundaki balıkları: İzmir ve Pera'ya baktı, süzüle süzüle hava pompasının çıkardığı kabarcıkların arasından geçerken ne kadar da huzurlulardı....Giyinmek için acilen dolabını açtığında, içinde kocaman bir suçluluk duygusu, hissetti... Çünkü okuduğu ikinci mektubu da çalmak zorunda kalmıştı. Çalmak zorunda kalmıştı, çünkü başka türlü bu mektupları okumasına imkan yoktu... Peki ya sonraki mektuplar, onları nasıl okuyacaktı? Onları da çalmak zorunda mı kalacaktı? Harun kafasında bu sorularla dışarı çıkarken, Mayıs ayının İzmir'inde, gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı.
***
Aynı saatlerde, Naldöken Reşat Çallı Ortaokulu öğretmenleri, Artun ve Okan, öğle yemeğinden dönerken Artun, direksiyonda esneyen Okan hocaya baktı. "Hayırdır baba, uykun mu geldi?" "Sorma baba ya, dün yine bizim uşak uyutmadı.... " "E napıyo da uyutmuyo sizi bu çocuk? Ağlıyo mu?" Okan direksiyonu çevirirken: "Bir o yana dönüyo bir bu yana dönüyo, ne hanımda uyku var, ne de bende" dedi ve arabayı okulun yanına park etti. İki kafadar hoca, derse yetişmek için hızla arabadan inerken, Arin hoca, yanında sekizinci sınıf öğrencileri Kamber ve Yusuf'la içeri girdi.
Artun, derse yetişmek için hızla okulun ikinci katına çıktı; ancak Okan'ın Arin'le konuşacakları vardı; koridorda karşısına çıkan beşinci sınıf öğrencisi Songül, hafif utangaç ifadeyle gülümseyerek baktı Okan'a ve "Hocam şimdi dersimiz var, geliyorsunuz değil mi" dedi. Okan hoca da gülümseyerek karşılık verdi Songül'e "Birazdan geliyorum, Songül'cüm" dedi ve yanından hızla geçerek rehberlik hocası Arin'in odasına doğru ilerledi, zira ders zili çalmıştı ama hazır görmüşken Kamber ve Yusuf ile ilgili olarak Arin ile konuşmalıydı. Karanlık koridorun sonundaki odanın önüne gelince içeriden sekizinci sınıf öğrencisi Kamber ve Yusuf çıkıyordu ki Okan, masasında oturan Arin ile gözgöze geldi: "Müsait misin?" "Buyur hocam müsaitim" odaya girince üstü kalabalık masanın üzerinde duran, "Bir gün iş bırakıyoruz" yazan sendikanın bildirisi dikkatini çekti: "çarşamba okula gelmiyoruz değil mi Arin hocam?" "Evet hocam, aslında geç olmadan diğer hocalarla da konuşmalı" Karadenizli zayıf yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı Okan'ın: "Ah bu uslanmaz solculuğumuz" dedi. Gözlerinin içi gülümseyen Arin, sandalyesinde arkasına yaslanıp kollarını birbirine kavuşturarak: "Bizim sendika da eski tüfeklerden Yusuf hoca vardır, bir keresinde bize: 'Biz solcular toplumların peygamberiyizdir, bu yüzden bizim peygamberlere ihyacımız yok" demişti.
Aşağıda Okan ve Arin hoca Kamber ve Yusuf ile ilgili konuşmaya devam ederken ikinci katta ders çoktan başlamış, Artun yoklama alıyordu: "Emrullah Işık" "Burda" "Buse Toprak" "Burda" "İlayda Cangören" "Burda" "Kadir Ulaş" "Yok" Heyecanlı bir şekilde araya giren Meriç: "Hocam bakın içerde çekirge var!" Karşı duvarda sanki sınıfın alelade bir sakiniymiş gibi duran çekirgeyi gören Artun, gülümseyerek baktı sınıfa "Madem öyle o halde ona da yoklama alalım" dedi. Sınıf, fikri beğenmişti....Bütün çocuklar gülerken "O zaman ona bir isim verelim hocam adı ne olsun?" dedi Meriç. "Evet bir isim verelim haklısınız" dedi Artun ve kısa bir sessizliğin ardından "Buldum, George olsun!" dedi.
***
yazan: Güney Solak
Betül ( 3.mektup )
------------------------------------------------------
önceki bölüm: yüzyıllık yalnızlık ( 1.mektup )
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder