'Çok Güzel Öpüşüyordu'
Zil çaldığında Artun, yoklama almadığını fark etti. Sınıftaki öğrencilere: "Bir dakika çıkmayın." dedi, yoklama defterini açarken.
Çok acıkmıştı, öğle arasına biran önce çıkabilmek için otuz kişilik sınıfın yoklamasını çarçabuk alıp bitirdi: "Emrullah Işık" "Burda"
"Buse Toprak" "Burda" "İlayda Cangören" "Burda" "Kadir Ulaş" "Yok"
Heyecanlı bir şekilde araya giren Meriç: "Hocam George'un ismini okumadınız!"
diye bağırdı heyecanla. Artun, tam karşısındaki duvarda, sınıfı süzen çekirgeyi fark etti tekrar... Demek halen gitmemişti...
"Madem artık o da sınıfın bir öğrencisi, yoklamasını alalım değil mi? O halde, sekizinci sınıf öğrencisi çekirgenin adını okuyorum: George!" ve hemen ardından "Burda!" diye yanıtladı tüm öğrenciler.
Artun, alelacele masasını ve çantasını toplayıp sınıftan çıkmaya hazırlanırken Nokia 1200'ü çaldı
Öğrenciler hep bir ağızdan "Hocam, 'Derbeder'iniz çalıyor" dediler gülüşürek. Artun, Derbeder'in ekranına baktığında, arayanın Arin olduğunu gördü. "Nazilli pide salonuna gidelim mi? Oranın kiremit köftesi çok güzel" diyordu.
Yanında haydari ve salatasıyla köfteler bitirildikten sonra çaylar geldi. Arin, açık, şekersiz çayını yudumlarken, "geçen gün niye öyle dedin?" dedi.
"Hangi konuda?"
"Sevme yeteneğimi kaybettim, demiştin hani..."
"Evet senin odanda... Hatırladım." dedi Artun, önüne bakarak ve sustu. Yaslandığı sandalyesinde hafifçe doğrularak gülümsedi Arin:
"Saçmalama! Senin gibi bir adam niye kaybetsin sevme yeteneğini? Ancak çok ruhsuz bir adam olmalısın ki, dediğin gibi olasın."
Oturduğu sandalyede dizlerini sallamaya başlamıştı, "doğru haklısın; ama benimkisi biraz farklı aslında..."
"Nasıl farklı?"
Gelinen noktada artık bundan sonra söyleyeceklerinin vereceği mahcubiyetle baktı Artun. Sıkıntılı bir şekilde girdi söze:
"Sakın yanlış anlama; sen benim kardeşimsin Arin... Ama yine de doğruyu söylemek gerekirse; ben kadınlara güvenimi kaybettim."
Gülümseyen anlayışlı gözleriyle bakmaya devam etti Arin; artık bir şey sormasına gerek yoktu; çünkü Artun anlatmaya devam ediyordu:
"Ne zaman birisiyle yakınlaşsam; ne zaman 'evet bu doğru insan!' desem, o habis ur yeniden yüzünü gösteriyor, o telefondan kulağıma zehir gibi akan sözler aklıma geliyor."
"Seni aldatan sevgilinden bahsediyorsun?"
"Artık onu sevgilim diye anmak istemiyorum; zira telefonda bana 'sana dürüst olmak istiyorum; dün geceyi bir başka adamla birlikte geçirdim.' dediğinde, artık o benim için hiçbir şeydi!"
Arin, konuyu açtığına bin pişman gibi baktı; çünkü Artun'un az önceki keyifli halinden eser kalmamıştı. Ama yine de konu bir kere açılmıştı; "Peki, seni niye aldatmış, sordun mu?"
"Sordum. Bana söylediği: 'Çok güzel öpüşüyordu, karşı koyamadım...' oldu"
Okan'ın limon ağacı
Arin ve Artun; konuşmaya dalıp ders zilini kaçırdıklarını fark ettiklerinde; Okan hoca çoktan derse başlamıştı. Nitekim Okan, pencereden, Arin ve Artun'un koştura koştura okulun kapısından içeri girişlerini izlerken, gözü her zamanki gibi bahçedeki limon ağacına takıldı. Penceresinin önünde bütün heybetiyle dikilen bu ağacın yeşili ayrı güzel, yapraklarının arasından bakan limonlarının sarışın sarışın gülümseyişi ayrı güzeldi onun için... Hele bir de rüzgar esince, sallanan dallarıyla, limon ağacı, okulu kucaklayacakmış gibi olmuyor muydu? İşte o zaman memleketi Trabzon'u çok özlediğini birkez daha anlıyordu...
Ellerini cebine sokup sınıfa döndü Okan, Songül'ün olmadığını fark etti. Akvaryumlu resmi gösterirken, Songül'ün söyledikleri halen aklındaydı: İlaç torbasından, haplardan bahsetmesine takılmıştı; "küçücük çocuğun, ilaç torbasıyla işi ne?" diye düşündü. Arin hocayla konuşturmalı mıydı acaba? Özellikle de Songül'ün, "baba balığın yüzgeçleri yok ama baba balığın gölgesi büyük ve uzun..." gibi cümleleri aklına geldikçe içine bir huzursuzluk çöküyor; bu rahatsız edici düşünceden bir türlü sıyrılamıyordu.
Okan, çocuklarla göz göze gelince, epeydir derin düşüncelere dalmış olduğunu fark etti. "Her neyse!" dedi içinden ve bir elini cebinden çıkartıp limon ağacını işaret edecek şekilde kaldırdıktan sonra: "Bugünkü dersimizde çocuklar," dedi sınıfa ve devam etti; "pencerenin önündeki limon ağacını çizeceğiz; bakın ne güzel yaz gelmiş, yemyeşil olmuş..."
Kırmızı'da, yaralı bir martı yavrusu
Harun, Kırmızı'da Antik ve Pepi'yi beklerken yine aynı problemin içinden çıkmaya çalışıyordu: 5. mektup... 5. mektubu nasıl ele geçirecekti! Farkedilmesin diye mektupları, toplu olarak çalamadığı için birer birer almak ve her ihtimale karşın yine de anlaşılır korkusu ile gizlice evinde okuduktan sonra vakit geçirmeden yerine koymak zorunda kalıyordu.
Kuşkusuz, okuduğu mektupların birer fotokopisini almıştı; çünkü Şenay'ın yazdıkları onu giderek daha fazla ilgilendirmeye ve onda merak duygusu uyandırmaya başlamıştı. Bu yüzden tekrar tekrar geri dönüp okumak ve yeni mektupları da okudukça puzzle'ı birleştirmek gerekebilirdi. Nitekim, Şenay'ın ve onun mektuplarının esrarını nasıl çözeceğini kara kara düşünmekten bıkınca; konuyu, başkasına bahsetmemesi şartıyla, en yakın arkadaşı olan Artun'a açmıştı. Artun da, "valla babacım, madem ki bu Şenay yazdıklarının her birinde, ayrı ayrı kadınlardan bahsediliyor; istersen bir gün bu mektupları, bizim Arin hocaya okulatalım; çünkü o, sendikasında, kadın çalışması yapıyor; belki o şekilde bize zihin açıcı bir şeyler söyler." demiş; o da "olur" demişti
Harun, çıkartacakları dergi için yapacakları toplantı nedeniyle Kırmızı'da beklemeye devam ederken, ikinci birayı açtığında; Antik, Pepi ve Devran gecikmeli de olsa içeri girmişlerdi. Antik'in elinde Ot dergisinin mayıs sayısı, Pepi'nin de elinde bir karton kutunun içinde yaralı bir martı yavrusu vardı. Harun, Antik ve Pepi ile tokalaştıktan sonra Devran, "Bak abi" dedi Harun'u eli ile kendine çekip "hatunlarla tokalaşırken" diye devam etti ve Harun'un boynuna doğru sokulup kulağına, "aynen böyle abi, hatunun boynunun yanına sıcacık nefesini yavaşça üfleyeceksin" dedi.
Ne diyeceğini bilememişti Harun; "Lan oğlum bi git! Gereksiz bilgiler adamı..." diyebildi en fazla, utanmıştı... Ama, Devran'ın, hınzır bakışları Harun'un kaçırmaya çalıştığı bakışlarını yakaladı ve "abi niye gereksiz bilgi olsun? Kalıbımı basarım ki ilk fırsatta bu taktiği uygulamak isteyeceksin."
Devran, Emine'ye, bir makarna tabağı ve bira siparişi verirken Pepi, kucağında duran karton kutuyu göstererek: "Abi martı nasıl ?" dedi.
"Bunu nereden buldunuz ?" dedi Harun, karton kutunun içindeki yaralı ve korkmuş yavru martıya şefkatle bakarak.
"Sokak arasında abi" dedi Pepi, "yaralı, uçamıyordu; etrafını kediler sarmıştı; tam zamanında yetiştik..."
"harika, iyi ki yetişmiş, kurtarmışsınız, şu masumluğa baksana..." dedi Harun, kutunun içinde, korku içindeki martıya bakarak: "Ama çok mutsuz gözüküyor..."
"Bize daha alışmadı be abi; biraz zaman lazım" dedi Pepi. Heyecanla sandalyesinde doğrulan Antik söze girdi: "Bakın aklıma ne geldi? Çıkartacağımız derginin ismi 'mutsuz' olsun mu? Tam bizi anlatıyor; ha ne dersiniz?"
"Ne alaka?" dedi, Devran. Hınzır bakışlarının yerini şaşkın bir ifade almıştı. Antik ise hiç duraksamadan, "Nasıl ne alaka? Baksana abi, biz hep mutsuzuz ve depresifiz ve nedense bunu hiç sorgulamıyoruz!"
Harun, elinde,makarna ve bira tepsisisiyle gelen Emine'ye baktı ve "biz mutsuzuz Emine" dedi. Emine ise bir kızılderili gibi uzun düz siyah saçlarının arasından bakan esmer yüzüyle gülümseyerek: "Masanızda yaralı bir yavru martı var. Onu iyileştirin; o sizi mutlu eder" dedi.
Yakup, Devrim, Harun ve ödeşme...
Kırmızı'dan çıktıktan sonra, yaklaşık üç saatlik bir mesaiyle 5. mektubu ele geçirmiş bir şekilde eve dönüyordu ki, metro durağına giderken, Harun'un önü Yakup'un gümüş renkli Fiat tarafından kesildi.
"Hadi, atla kanka!" dedi. Arabanın içinde, Yakup dışında bir de abisi Devrim vardı. Yakup, Fiat'la hızlı bir kalkış yaptıktan sonra, Harun: "Güzel süpriz oldu beyler; nereye kaçıyoruz böyle" dedi.
"Kaçalım kankacım... Biraz değişiklik iyidir, yarın nasıl olsa pazar" dedi Devrim, gülümseyerek... "Hatırlıyon mu kanka seninle küçükken hep evden kaçardık" diye devam etti. "Hatta bir gün babam bizi yakalamıştı da bana bir tokat atmıştı" Harun "Hatırlamaz mıyım kanka?" diye cevap verirken, Devrim hırıltılı bir şekilde gülüyordu.
Yakup üçüncü viteste Evka 3 yokuşunu çıkarken, Devrim, esmer yörük yüzündeki gülümsemeyle devam etti: "Hatta bir gün uslanmadık, kaçarken yanımıza Yakup'u da almıştık; Yakup çok küçüktü o zamanlar, başlamıştı ağlamaya"
Harun, "hatırlıyorum, hatırlıyorum...." derken, Devrim ön koltukta anlatmaya devam etti, yüzündeki keyifli ifadeyi bozmadan: "Sonra Yakup ağlamayı kesmeyince sen ona tokat atmıştın, hatırladın mı?"
"Vaaay biladerim" dedi Yakup, arabayı her zaman gittikleri uçurumun yakınına park ederken gülümsüyordu; "demek bana tokat atmıştın"
"Çocukluk işte... İstersen sen de şimdi bana bir tokat at, ödeşelim"
Yakup, Devrim'in elindeki torbadan aldığı biraların birini Harun'a uzatırken: "Makara yapıyorum be dostum! Esas hayattan tokat yemeyelim; gerisi hikaye!"
Harun, uçurumun ürkütücü sükunetiyle tekrar karşılaşınca yine aynı şeyi düşündü: "Vay amk! Burada adam kesseler kimsenin ruhu duymaz."
Devrim, elindeki biradan bir yudum aldıktan sonra: "Hayattan tokat yememek için hayata meydan okumak lazım. Ben bunu bilirim, bunu söylerim kanka" dedi.
"Katılıyorum" dedi Harun, oturmak için uçurumun kenarında düzgün bir zemin ararken Yakup aldı sözü: "Peki söyle dostum; mesela sen; hayatta en son neye karşı meydan okudun?"
Bu ani soru karşısında kalakalmıştı Harun. Cevap veremedi bir süre... Ve o anda içinden o akşam Kırmızı'da konuştukları "hep mutsuz olma meselesi" geldi. Acaba, mutsuzluğa meyadan okumayı hiç düşünmüşler miydi?
Dilek'in Mutsuzluğu
Eve geldiğinde, yine sabah olmak üzereydi, alelacele kendine bir bira daha açıp büyük bir heyecanla beşinci mektubu okumaya başladı; ama bu sefer üzerinde durduğu yerlerin altını da çizerek.....
Sevgli Bay Z;
günlerden yine Salı ve saat yine 22.30. Godot'nun sana selamı vardı; ama şimdi onu rahatsız etmeyelim; çünkü uyuyor.
Sevgili bayım; şaka maka beşinci mektuba ulaştık. Artık beni tanıyabildin mi merak ediyorum. O kadar ipucundan sonra umarım beni hatırlamışsındır.
Ama rahat ol! Zira halen hatırlamadıysan bu beni mutsuz etmez. Niye diye sorarsan, ben artık ölü bir insan sayılırım. Dolayısıyla sen de bana katılırsın ki ölü insanların mutsuz olma ya da mutlu olma kabiliyeti yoktur. Tıpkı Dilek gibi! Nasıl mı ? Anlatayım.
Dilek'le de Yakın'da tanıştık; ben filtre kahvemi içerken o hemen önümdeki masada oturuyor ve telefonuna gelen çağrıları ardı ardına reddediyordu. Çağrılar önce birer dakika aralıklarla geldi, ardından on dakikaya çıktı. Etraftaki insanlar rahatsız olmasın diye telefonunu sessize aldı ama ben, Dilek önümde olduğu için onu takip edebiliyordum.
Her neyse... Çağrıların ısrarına ve Dilek'in de yılmadan onları reddedişine daha fazla dayanamadım ve mevzuya dahil olma ihtiyacı hissettim ve sigaramı alarak masasına konuk oldum: "Neden seni arayan kişiye son bir şans vermiyorsun" dedim ona.
"Bu mümkün değil" dedi bana... "Niye?" diye, sorarak bu sefer ben ısrar ettim. "Hayır, terk ettim onu; bu onun için daha iyi..." dedi, hafif sinirli bir ses tonuyla. Ama ben bilerek üstüne gittim; çünkü biliyordum ki onu kışkırtırsam bana her şeyi anlatması daha kolay olacaktı ve bu yüzden ona, "Ne yani! şimdi onu adına, sen neyin iyi neyin kötü olduğunu daha mı iyi biliyorsun?" dedim. İşlem tamamdı... Bana kızgın bir yüz ifadesiyle baktı: "Elbette hayır; ama durum bildiğin gibi değil." dedi. Sonuç olarak; artık bu cevabı da aldıktan sonra, benim için ikinci aşamaya geçilebilirdi. Görüyorsunuz; ne kadar arsızım, değil mi sevgili bayım.
ne me quitte pas
İşin espirisi bir yana; hemen kendimi tanıttım ve kendisine meraklı bir kedi olduğumu söyleyerek artık bu noktadan sonra işin aslını öğrenmek istediğimi belirttim. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi zaten onun da içini dökmeye fazlasıyla ihtiyacı vardı; hiç direnmedi ve anlattı.
Sanılanın aksine... Dilek, ayrıldığı adamı aslında çok seviyormuş. "Bana çok değer veriyordu; hatta beni yeniden hayata döndüren de oydu" diyor. "Ama olmuyor! Olmuyor, olamıyor..." diyor. "Olamıyan ne Dilek? Senin kalbini mi kazanmayı başaramadı bu adam," diyorum.
"Hayır, tam tersine..."
"E öyleyse... Daha ne!"
"Tam tersine... O dünya iyisi bir insan.... O yemyeşil bir vadi sunuyor bana; ben ise bir hiç yeşermeyecek bir çölüm. O beni cennetine almak istiyor; ben ise arafta kalmış bir ölüyüm..."
"Böyle konuşma Dilek. Demek ki, sen anlattığın gibi bir insan değilsin ki o sana değer veriyor; seni istiyor."
"Biliyorum. Ama o sadece vazgeçmiyor; sadece yılmak istemiyor. Ama o pes etmiyor diye benim onu mutsuzluğa hapsetmeye hakkım yok."
Bir sigara daha yaktı; ona sert kahve söyledim; artık soru sormama ihtiyaç yoktu; çünkü zaten her şeyi elinde olmadan kesik kesik ağlayarak adım adım anlatıyordu.
"İlk defa geçenlerde, işte tam o gün"
"Hangi gün?"
"Onu terk ettiğim gün... Anlatıyorum işte bölme!"
"Tamam pardon!"
"Tam toparladım; her şey düzeliyor diyordum. İlişkimiz güzelleşti; onu seviyorum, arzuluyorum diyordum ki o lanet olası şey oldu"
Sabırsızlığımın verdiği sinirle sordum: "Ne oldu?"diye... Ama o kilitlenmişti... Belli ki artık beni dinlemiyordu; bu yüzden kaldığı yerden devam etti.
"O gün yeniden doğmuş gibiydim; kendi ellerimle sofra hazırladım ona... Yemeğimizi yedik. Sonra birer kadeh şarap derken, radyoda çalan bir müzikle beni dansa kaldırdı... Belime dolanan maharetli elleriyle nasıl ürperdim anlatamam! Sıcacık soluğuyla boynumu okşuyordu adeta... Ve o nasıl bir tutkuyla öpüşmekti...."
Dilek bunları anlatırken, elini dudaklarında gezdiriyor sonra kendi okşuyor adeta transa geçmiş bir şekilde kıvranıyordu bay Z; yani demem o ki: O adamdan etkilendiği belliydi. Her neyse devam edelim.
"O gece diyorum; yıllar sonra bir adamın dudaklarının ucunda çırılçıplaktım. Yıllar sonra bir adam, bacaklarımın arasında, bahar yağmurlarıyla coşmuş bir nehir gibi cağıldıyordu...Ve sanki tüm bedenimi teslim almış; ordularıyla, topraklarımı kuşatmış bir komutanın güçlü kollarıyla tüm bedenimi çepçevre sarmalamıştı"
Tüm bunları anlatırken, rüzgarın etkisiyle bir kavak gibi salınan Dilek; tekrar o anı yaşamış gibi dehşetle gözlerini açtı. "Tam o anda!" dedi.
"Tam her şey düzeliyor, tam bütün ateşimle yanıyorum; tam yıllar sonra ilk defa orgazm oluyorum dediğim anda..." dedi ve yaşlı gözleri yerinden çıkacakmış gibi devam etti.
"Birden radyoda o müzik çaldı.." Sesi ağlamaktan iyice kısılmıştı. "Hangi müzik?" diye sordum ister istemez...
" Jack Brel'in Ne Me Quitte Pas'ı... Birden o müziği duyunca, kasıldım. İçimde boşalmak için hızlı hızlı gidip gelen terli adamın altında kıvranarak, hıçkıra hıçkıra aynı şimdi olduğu gibi ağlamaya başladım."
Donup kalmıştı Bay Z; ne diyeceğimi bilemez durumdaydım... Onun devam etmesini bekledim ama o da sadece ağlıyordu....
Ama bir süre sonra kendimi toplayıp devam ettim: "O müziğin sende özel bir yeri mi vardı?"
Sadece evet anlamında başını salladı; ama artık ağlamıyordu, "öldürülen eşimle ikimizin şarkısıydı o"
"öldürülen eşin mi?" diyebilmiştim sadece... Şoka girmiştim. Dilek ise başını sallayarak devam etti: "Yedi yıl önce kaybettik onu. Bursa'da işçi sendikasının örgütlenme sekreteriydi; örgütlülükleri çok iyi gidiyordu... Öyle ki birkaç büyük fabrikada yetkiyi almışlar daha da büyük sonuçlar elde etmek üzereydiler... Ama.."
"Ama her zaman olduğu gibi önlerini kesmek isteyenler oldu."
"Evet aynen öyle... Her şey, yetki almak üzere oldukları fabrikanın başı çeken işçilerinin faşistler tarafından dövülmesiyle başladı; ardından kocama tehdit telefonları gelmeye başladı; vazgeçenler, pes edenler oldu ama kocam yılmadı"
"sonra"
"Sonra, artık işçiler fabrikaya güvenlik gereği tek başına gelip gitmiyordu bundan dolayı eşim de servis yapıyor bazı işçileri kendi arabasıyla fabrikaya götürüyordu. Yine bir gün Molla Fenari mahallesinde kalan iki işçiyi almak için giderken, yolda peşine bir kamyonet takılmış..."
Başta o kadar çok ağlamıştı ki artık metanetini koruyabiliyor ve acıdan bilgeleşmiş ses tonuyla, arada burnunu çekerek konuşmasını sürdürebiliyordu.
"İşte tam da biz o sıra telefonda konuşuyorduk; birden 'arkamdan, bir kamyonet bana çarpıp duruyor' dedi. 'Çabuk arabayı kenara çek!' dedim. Onun ise sesi telaşlıydı 'Kapatıyorum' diyebildi ve sonra, zaten olan oldu. Acı bir fren sesi duydum sadece ve gerisi ölüm. İkimizin ölümü."
"Başın sağolsun" diyebildim sadece... O ise artık beni duymuyor sadece sayıklar gibi konuşuyordu...
"Bursa'da o mahalle, kimsesiz, yoksul bir dağın tepesindedir. Kocam, aracı yoldan çıkıp uçurumdan yuvarlanınca ölmemiş... Sonra bir de aracı taramışlar, it oğlu itler üzerine yüzlerce kurşun yağdırmışlar... Adli tıp morguna gittiğimde, kocamın ölüsünü bana göstermek istemediler"
"Neden?"
Kendisini zor tutuyor; tir tir titriyordu: "İç organları paramparça olmuş" dedi ve güçlükle devam etti:
"İçini pamukla doldurup boş bedenini dikmişler..."
"Görebildin mi peki onu son kez bile olsa..."
"Gördüm ve hiç bırakmamacasına sarıldım dikişli bedenine. Sonra, ona son kez: Ne Me Quitte Pas(*) diye seslendim."
* Fransızca'da "Beni terk etme" demek.
Yazan: Güney SOLAK
Merhaba;
Şenay'dan Mektuplar'ı, ileriki bir dönemde, roman olarak yayınlatma arzusu içerisindeyim.
Bu
yüzden romanın devamını, metni sadece düzenli bir şekilde severek
okuyan okurlarımla paylaşacağım. Bu nedenle her hafta okumaya devam
etmek isteyen okurlarıma bir şifre veriyorum ve onlar da artık blog
üzerindeki bölümlere şifreyi girerek ulaşılabilecekler. Şifreyi almanız
için bana isminizi, mailinizi yollamanız ve Şenay'dan Mektuplar'ı okumak
istediğinizi yazmanız yeterli. Yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için
buraya not düşüyorum: Yazar şifre karşılığında herhangi bir ücret vs talep etmemektedir. Şifre gerçekten okumak isteyen herkese verilmektedir.
Güney SOLAK
İletişim bilgileri:
e-mail: guneysolak@gmail.com
twitter: https://twitter.com/guneysolak
facebook: https://www.facebook.com/acikliman

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder